Telefon çalıyor.
Ortada faili meçhul bir cinayet var ve ben bu yüzden bir sorgu odasına alınmış değilim fakat o andan biraz geriye gitmek fena olmayacak. Esasında her gün tekrarlanan şeylerden farklı giden bir şey yok. Gazeteleri alıp gülümsediğime emin olarak ‘iyi günler!’ diyorum ve marketten çıkıyorum, evime doğru yürümeye başlıyorum. Yirmi beş adım kadar sonra apartman kapısının önünde olacağım;4.adım 3.adım 2.adım… Kapının şifresini tek seferde doğru girmeyi öğreneli baya oluyor. Asansörü icat eden üşengeç kim acaba diye düşünüyorum. Asansörün bozulmuş olduğunu fark ettiğimde mucit ile ilgili, kahkahalarla gülüyor bana pezevenk diye geçiriyorum içimden. Bu mizah anlayışını sevdiğim için ben de ona gülümsüyorum, “modern insan” agresifliğine kapılmadan merdivenlere yöneliyorum. Çok zor bir işin üstesinden gelecekmişim gibi derin bir nefes aldıktan sonra omuzlarımı ani bir hareketle geriye atıp hızlıca merdivenleri çıkıyorum. Evdeyim. Dünyanın bütün uğultusunu dışarda bırakacak şekilde kapatıyorum kapıyı. Nefes alışverişimdeki düzensizlik uzun zamandır olmadığım kadar iyi hissettiriyor bana. Düzenin bir parçası olan her şeyden o kadar sıkıldım ki… Otobüslerin hareket saatleri,sınav süreleri,faturaların son ödeme tarihleri,iş yerlerinin kapanma ve açılma saatleri… Bir şeylere yetişmekle geçen zamanı ömürden saymıyorum ben. Hızın zamana çarpımından bağımsız bir yola çıkmak istiyorum. İnsanların uyum sağladıkları ve bunu kolaylıkla başardıkları ‘düzen’ içinde mütemadiyen cevaplar arayan dağınık bir soru işareti gibi duruyorum.
Annem evden çıkmadan önce dışardan yiyecek bir şeyler söylemiş. Belli bir düzen içinde hareket edince bunu bile sağlıyor modern hayat: ‘numarayı tuşla, siparişini ver yemeğin x dakikaya kapında.’ x dakikada kapımda olan elemanın avucundaki para üstünü denkleştirme çabasını hüzünlü bir filmi izler gibi izliyorum. Acımak gibi bir kibir değil bahsettiğim. O da asansörü kullanmamış fakat nefes alışverişinde bir düzensizlik yok,alışkanlıkla yerine oturmuş bir kontrol var. Neden diye sorgulatan bir kontrol. Küçük rakamlarla uğraşırken arada kafasını kaldırıp bana bakıyor ‘ziyanı yok’ dememi bekliyor çünkü x dakikaya yetişmesi gereken bir başka yer var. ‘Ziyanı yok,kalsın’ diyorum belli belirsiz bir tebessüm geliyor yüzüne, sağ olun diyor. Ölmek istiyorum. Hiçbir rakam onun gözlerindeki yorgun ifadeyi, bir yerlere yetişmekle geçen ömrünün karşılığını veremez diye geçiyor içimden. Hiçbir şeyi umursamamakla övünen ben, bir kirpiğin yorgun bir hareketi karşısında sarsılmış bir halde buluyorum kendimi. Yemeği masaya bırakıyorum ve “bir eşya çaresizliğinde” seyredalıyorum.
Telefon çalıyor:
Merhaba efendim Y bankasından arıyoruz ben T. …… …….. ile görüşebilir miyiz?
Ben: Vefat etti kendisi.
Bir şeyleri yetiştirmesi gerektiğini telaşlı sesinden anladığım telefondaki genç, müşteri temsilcisi T.: Anladım efendim,kusura bakmayın başınız sağ olsun,teşekkür ederiz.
Ben: Ziyanı yok. (İçimden söylediğime emin olarak) Bazen ben de arıyorum onu.
Telefonu kapatıyorum.
Kalbimin düzenli bir şekilde atıp atmadığını kontrol ediyorum. Bu düzenden korkmaya başlıyorum.